19 Mayıs 2010

e iyiydik?


ıskalanan yüreklerin hesabı,
anason kokan gecelere kesilir
ve -bir güzel elinde terletemediğimiz- kupkuru ellere
en çok o zaman yakışırdı, buz atmak kadehlere..
hisseder, anlatamazdık..
henüz üç-beş 70'lik olmamıştı büyüyeli,
esrikliği tadıyorduk..
hiç duymadığımız bir kelimeyi, oluyorduk...

ilk dublenin ardından, hep boğaza baktığı varsayılan
herhangi bir masada -ankara'da-
ne zaman yürek tokuştursak bir kadınla
hep bizimki kırılır, saplanırdı hayatımızın tam ortasına
kördük, kütüktük zil-zurna...

kimse ötekinden daha az yamulmamıştı ki
-tam da sı(za)cak uygun bir kucak ararken-
sadece sesiyle anlamlanan,
sesine çok yakışan adımızı çağıran
-ki daha duyulabilir hissediyordu kendini insan-
nefesler duyduk.. (zannımca tanrı'dan...)

artık, -her defasında aynı şeyi yapıyor diye-
o kadar da efkarlanmıyorduk,
bitmek üzere olan peynire..
çünkü az sonra -ağızda sigaralar- ayakta alkışlayacağımız
tanrı'yla düet yapan seslerde yorumlanıyordu adımız..
sanılanın aksine "ulan" değildik hiç birimiz
-verildiğinden bu yana ilk defa-
bizi mutlu edecek herşeyi çağrıştırıyordu ismimiz...

bir güzellik de biz yapalım istedik
en iyi yaptığımızı sandığımız şey neyse, onu sergiledik
" bakın bayan, en iyi ben içerim
on dakikada üç dubleye çıkabilen bir karaciğerim "
ve feda edilecek herşeye değecek,
her koşulda, -karda, çamurda.. giyinikken, çıplakken, ıslakken-
güzel kalmayı beceren, gülümsemeler keşfettik
yürekler uyarıyordu yanık bir kokuyla da
biz buz kesmiştik, müdahale edemedik...

zamanın kayıt dışı, o donuk aralığında
hepimiz aynı cevabı vermeye gönderildik,
sıradan bir çocukluk anına....
" - büyüyünce ne olmak istersin küçük şey?
- aşık... yapabilir misiniz? "
yok artık, hem ne güzel çalıyor şarkı bak
"sahi dimitri, neden bıraktı kutsal kitaplar inmeyi?"
ve her soruya aynı cevap artık
"bu konu hakkında konuşmayalım
biz, buna içelim"

sabah, gözümüze çakıp da ayıltınca,
farkediyorduk;
-artık kaç defa seviştiysek, akşamdan bu yana-
bizden yorgun, kırışık,
çırıl bir yalnızlık yatıyor, yanımızda...
hazırdık aslına çok uzamış başlangıçlara,
hazin sonlar bulmaya;
intihar etti saymaya ya da katil kiralamaya..

ve nefesler duyulur yeniden
her kalp çarpıntısına, diyor ki
"kadınları çok sevdim, öyle çok sevdim ki
kadınları, birine bağlanıp kalmak
haksızlık gibi geldi diğerlerine"
efkar kanlı bir sözcük, ve her daim katılır masada
hem rakısına, hem suyuna.

yine de alınıyor insan, kapı çarpmalarına,
-her tarafı çatlak tenimizden-
akciğerlere katran, kalbe ağrı olarak sızan
-dudaklarımızı ıslatıp kaçan-
her sağanağa...

2 Mayıs 2010

Eskiz Defteri - 4


çok büyüdü içimde cümlelerim. anlatmam gerek artık. dinle.

metaforlarımı egenin anaforlarında kaybettim. çok hoşuna gitti bu ses benzerliği denizin. kafiye yapmayı düşünüyor şiirine ama umrumda değil benim. diğer kelimelerimle de insanları etkileyebilirim.

sen... Bir uçağın havada bıraktığı düzgün izler gibi geliyorsun bazen aklıma ama biliyorum işte orada olmayacaksın 5 dakika sonra. Ne yanılsama ne gerçek. Kendini aldatmakla başkasını aldatmak arasındaki ince çizgi... Sonunda birileri mutsuz olacak yine... Yine...

terleyen erkeğinin kokusu iğrendirdiğinde kadını, artık terlemeye değecek şeyleri yapmanın manasızlığını kavramalı. okudukların tamamiyle bana ait değil, sadece gözlerin bakıyor buraya, aklın küllükte bıraktığın sigaranda.

Ama biliyor musun, Sevdikçe sevgileri küçülttük. Küçük bir bardağa sığıyordu tüm ilişkinin akışkan anıları ve el ele yürüyerek geçilen yollar beş para etmiyordu. Artık herkes anlamıştı. Aşktı nasıl olsa. Ne kadar büyük olursa olsun. Bitiyordu!

sonra vapurlar vardı bol rüzgarlı, çok mavili, martı sesli, deniz kokulu. sonra adamlar vardı, vapurlardan hoşlanmayan. rüzgarlardan hoşlanmayan. sonra çay içen bir kadın vardı güvertede. sonra kulaklıklarının kulağına tam oturmamasından muzdarip, ve hayattaki bütün sorunu bundan ibaret olan, şarkı dinleyen, şarkı söylemek isteyen gençler vardı. sonra vapurlar vardı bol rüzgarlı, şimdi yoklar... olurlar belki yeniden, kim bilir.

muhayyilesi bitik. zaman kavramından çalmış erkeğin, kolundaki saati. yeni bir şeylere başlamak için artık erken. sana elveda demek için henüz çok geç .


'07 izmir

Ankara'dan Gitmek: AŞTİ

Ankara’nın sonbahar yaprakları çok sarıdır.
Ama bilmez onlar.
Nereden bilecekler...
Deniz uzaktır ve bir gri yaftasıdır gider nedense.
Şimdi yavaş yavaş konuşmaya başlayan çocuk
Benim yanımda doğmuştu.
Bak gör beş- altı yıl sonra bu sarışınlığından eser kalmayacak.
Ama bilmez onlar.
Nereden bilecekler...


Pencere kenarı, mümkünse önlerden bir koltuk isteği… Yan yana oturan üç adamdan biri, bir kaç saat sonra gideceğiniz şehrin adını mühürlüyor eskimiş, yorgun elleriyle bilete. Sahi; yazıhanelerdeki adamlar yıllardır oradalarmış gibi gelir bana. Sanki arkadaki kapıları boşuna yapmışlar, giden insanların doldurduğu bir mekânın kronik kalanlarıdır onlar. Eskimiş, küflenmiş, zaman makinesine girmiş ama nerede duracağını kestirememiş.

Ankara'nın çok sesli yalnızlığı… Hep acı veren, hep acıyan dış kapısı. Gidenlere sallanan mendillerin rüzgârı dağıtır saçları. Gidenlere ağlanır. Gidenler kalanlara ağlamaz. Onlar da gittikleri için ağlar. Hangi mevsim olursa olsun sonbahardır otogarda. Son baharıdır beraber geçirilen zamanın artık. Dönmemek varsa eğer, gitmemek en iyisidir ama kimse bir daha dönmeyeceğini bildiği için iptal etmez biletini. Gitmek zorundadır birileri hep. Hareket eder otobüsler, gel gel yapar muavinler, sonra karanlık olur, sonra Ankara’nın ışıkları.

Simsarlara bıraksam kendimi kim bilir nereye gönderecekler. Her biri başka bir şehre yakıştırıyor beni. Hiç “kalsana abim nereye gidiyorsun” diyen yok. “Yapamazsın sen başka şehirde, bak üzgün gibisin zaten, siktir et gitme” diyen. Sırtımda çantam hükümet sigarama yasak koymuş -ki kahrolsun AKP ama sade ben deyince kahrolmuyor işte- , dışarıda peronlardayım mecburen. Taşıyıcılar ekmek derdinde, genç annelerin kucağında annelerden çok daha genç çocuklar. Ağlayanlar, ağlamayı abartıp artık ağlayamayanlar. Çuvalların içinde malzemeler, çoğunlukla şeklinden ne olduğu anlaşılamayan garip, otobüs parazitleri… Ankara'nın kanayan yanı, boşaltıyor otogarından Ankara mütemadiyen pis kanı.

Otogar hüzünleri, lastik izlerine karışmış ilişki izleri. Bir vedayı çok görmüş, az duymuş, hiç hissetmemiş kalabalıklar şehrin mütenevvi yerlerinde senden habersiz. Son kez aramak için telefonu ele alıp vazgeçen insanlar görürsün. Bakışları sabit; “gelse de şu otobüs bitse ızdırabım” diyen insanlar. Gitmek istemek yetmiyor gidebilmek için. Hatta gitmek bile yetmiyor bazen... Ankara anlaşılmaz, Ütopik bir deniz feneri gibidir o şehir. Uzağında olan görmeye çalışır göremez, yanı başında olan sallamaz. Sırf bu yüzden ne kadar uzağındaysa o kadar güzeldir Ankara. Sırf bu yüzden ne kadar gidersen o kadar kalırsın.

Bulunduğu perondan geri geri çıkarken içinde bulunduğun otobüs, kuşuna, ağacına, binalarına, kafelerde çalan müziklere, Sakarya caddesinde içilen biralara, bozuk yollara, bankına, kaldırımına, minibüs duraklarına, kavşaklara, yağmura, kara, erkeğine, kadınına, tutulmayan sözlere, edilmeyen yeminlere, az önce aşağıdayken döktüğün gözyaşına, otobüse binmeden içtiğin sigaranın dumanına, için için kıskançlık duyarsın. Çünkü sen gitmektesindir, fakat onlar yarın da Ankara’da.


'05 izmir

5 Nisan 2010

Eskiz Defteri - 3


en küfürbaz gecelerinin içinden bir melek çıktı
çok beyazdı her yerinden kanamış secdeleriyle
yok, hiç bir inançsız cümlende gözlerinin feri
yok, hiç bir saadetsiz düşte kokan teri
ne yalandı ne gerçek öyle sıradan bir sabır
en kırksız yedileriyle gelmişti sonbahar
renksiz lalezarın içinde bir çocuk var
renksiz, ah düştüm düşüyorum
tut ellerimden diye yalvaran bir kadın
ah tut saçlarımdan koparsa kopsun
tut tenimden çürürse çürüsün
nedeni belli olmayan çizgiler
en titrek aydınlığınla kararttın içimi
yürüyen o semazen ve
en saçma mısralarıma göründü sözlerin
şimdi başka bir parmakucunda geziniyor tenin
başka bir yatağın başucunda saçının teli
girsin sen de dokunma sıcak ve narin gecelerin
iç gıcırtısı.
tekinsiz sabahların ağzı pis kokan kadınları
doldursun hayallerini.
hep bir huzur tevekkülüyle yaşarsan şayet
hep bir düş kırıklığıyla doldurursun içini
hayır bu o değil, hayır bu bir başkasının kokusu
hayır yatağındaki bu kirler, bir aşkın izleri değil
güneş ve ezan anlatıyor sana hadi kalk salak
hadi yeni bir gün ve sen dün geceki adam değilsin
devamlı bir değişim halinde büründüğün yeniler
her zaman bir başkasıyla kapanıyor gözlerin
hayalin sonu ölüm, e yaşayacaksın sen de
bırak bari bitkin bir sabahın sonrasında gelsin sonun
şimdi yeni bir saat ve perdeler açıldı artık
işte tek başınasın, işte yine kendinle başbaşasın
suç atacak kimse kaldı mı?
küfredecek tek bir arkadaşın
bırak şu şerefsizi diyecek tek bir anın kaldı mı?
çok güzeldi ama çok da kaltaktı diyeceğin
bir yatak kaldı mı eskimiş duvarlarıyla hani,
en saçma tablolarıyla bir kadının ayağını kemiren bir kedi
hadi şimdi ders çalış, hadi şimdi işe git
alarm sesleriyle güne uyan, gece lambanın mavisiyle bit.

İkimiz de Aşık Değiliz Ne Güzel


İkimiz de aşık değiliz ne güzel....
Ayrılık istiyor canımız.
Artık hiçbir ilişkiye yetmiyor aydınlığımız...
-O şarkıya daha önce ağlandı,
O film hakkında konuşuldu
Hayır, bunları sana daha önce de söyledim-

Geçmişin gölgesinde tükenmekteyiz...
Utançtan muzdarip
Bir dağ rüzgarı yalnızlığı
Saçı başı dağıtmayan....

Aklımız karışıyor, her -aşk- dendiğinde
Ve bu düzenbazlığa ortak oluyoruz...
Evet,sana yalanlar söyledim
Evet, hergün yalanlar söylüyorum herkese
Evet, bu yanlış bir eğilim...
Hayır, pişman değilim...

Yüzleşmeye çalışmadım kendimle
Kandırdım düşlerimi...
Hiçbir caddeye çıkmıyor bu sokak
Elindeki anahtar hiçbir kilidin değil...
Seni arayanlar,
Yanlış numara deyip kapatacaklar...

Hayır bu sen değilsin...
Yüzleşmeye çalışmadın kendinle
Kandırdın düşlerini...
Hiçbir sokağı bilmiyor bu cadde...
Kapımdaki kilit hiçbir anahtarın değil...
Beni arayanlar,
Seni sorup kapatacaklar...

Yatağımda tekim, yanımda yoksun,
Uyku çok uzak, yastığım keder.
Yatağımda tekim, yanımda yoksun,
Kim terk eden, kim kalan , ne farkeder...



ocak '05

14 Mart 2010

Saçma


Şimdi nerden aklıma geldi bilmiyorum.
Ben daha küçükken,
en alt katta oturan bir komşumuz vardı.
Sürekli içer;
gece yarısı mahalleden geçenlere laf atardı.
Bir gün yasakladı karısı ona içmeyi.
O da kızdı karısına
ve banyoya girip bir şişe kolonyayı dikti kafasına.
Öldü.
Çok saçma bir ölümdü.
Banyoda müzik sesi yoktu.
Ve üzülmedi de kimse o kadar.
Ben sabaha karşı uykumun en tatlı yerindeydim...

16 Ocak 2010

Herkes Biliyor


Herkes biliyor aslında ‘git’ demek istediğini..
Sadece ağzından çıkan kelimeler farklı , herkes biliyor.

Yıkılmasıyla başlamaz ki hikayesi, bir kubbenin!!
Ne kadar soğuk da olsa lazımdır duvarları...
Ve içinde yaşanan hayatlar, oynanan oyunlar, çalınan şarkılar...
Lazımdır...
Ve küfürler lazımdır...

Dert etme , herkes biliyor artık o sütyenler sayesinde
Koca memeli olduğunuzu..
Yorganın altında ondan çıkartamıyorsunuz elbiselerinizi
Herkes biliyor...

Ama söylememeliyim bunu şimdi…

Söylenecek olan kafiyelerdi değil mi bir şiirde?

Kırık sesiyle bir kadın, çirkince bağırırdı
Uğramazdı güzellik, kirli gamzelerine
İçki kokan masada, belayı çağırırdı
Kimbilir kaç lira tutuşturuldu ellerine..


Yok olmadı bu...

Gözlerin kun rengi, bakışlar bilmiş
Ellerin bir martı, simit ellerim
Bak bu Kur’an, tam da şu dağda inmiş
Gel, yaklaş, müstakbel eski sevgilim...


...

Hayır, anlatacaklarım bunlar değildi..

Uzakta olduğundu anlatmam gereken..
Uzakta olduğun...
Ne yapsam olmuyor...
Kusura bakma,
Sana şiir yazmak için
Fazla sarhoşum.



'06 - İzmir

10 Ocak 2010

Karanlık

Gündüz sessizliğin ağa babası, gizemin kralı olursan, gece yalnızlıktan ölürsün böyle. Sesin güzel ama konuşmadıktan sonra neye yarar. İyi sevişiyosun belki ama sevişmedikten sonra... Çok karanlık değil aslında arka bahçenin ışıksızlığı. Elektrik yokken daha aydınlıkmış ortalık diyolar bi ay varmış öyle böyle değil gündüz gibiymiş her yer. Biz elektriği bulduktan sonra karartmışız her yeri. Biz konuşmayı öğrendikten sonra, başlamışız susmaya.

Her merhaba anlamsız kılıyor kendinden sonraki cümleleri. Merhaba nasılsın? İyilik ne olsun... cümle zayiatı, enerji kıyımı. Bakmayın lan işte birbirinizin suratına, biraz delikanlı olun ve çıkarın arkadaşınızın sırtından az önce sapladığınız kurşunu. Birbirinizin suratına siktir lan lar fırlattıktan sonra öyle güzel olacak ki her şey. En azından iki yüzlülüğünüz kalmayacak ve siz sadece becerebildiğiniz kişi olduğunuzda, dert etmeyi bırakacaksınız, sebepsiz bir ölümü.

Yusuf ölmüş, Nida ölmüş... Ulan hüda ölmüş haberiniz yok. Bi tek Nietzsche ye mi mantıklı gelmiş bu fikir yoksa kimse seslendiremiyor mu bu aleniliği. Nida nın fotoğraflarına baktım bugün. Başı çok açıktı. Ve dahası alnı da açıktı. Ve daha dası alnı açık binler ölüyordu ve biz sadece üzülüyorduk. Biz üzülmeye programlanmış bir neslin betasıydık, ve alfa ya daha çok yolumuz vardı. Biz deneme sürümüydük ve deniyordu herkes her gece her gündüz.

Kandırmayın kendinizi hüda öldü oğlum. Ne tuttuğun oruçtan keyif almak şimdi, ne vefa gösterdiğin insandan iyilik beklemek. Tek başınasın bundan sonra. Ya öldükten sonra ismin yankılanacak kalabalık meydanlarda, ya ağlayan sadece baban, sahici bir acıyla.

Gündüz sessizliğin ağa babası, gece yalnızlıktan kemiklerini kemiren adamlar. Kendinizi yiyip bitirdiğinizde bile hala anlayamamış olacaksınız, doğru olanı yapıp yapmadığınızı.

1 Ocak 2010

Eskiz Defteri-2


Sadakatimin dizginleri benim elimde
Benim gözlerim, gözlerine bakan
Hatırlıyorum Vermont'u
Ve diğer komik, utanç dolu günleri.

Bugün telaşlısın her zamankinden
Oysa vermeye hazırım ben tüm servetimi
Utangaçlık mı yoksa? Ona da tamam.
Tek, kabullen sana aidiyetimi

Vurma, yalvarırım vurma
Genç bir kızı sevgilisi öldürmemeli
Anlayamıyorum hiddetini, vurma,
Seviyorum seni.

Hiç doğmamalıydın dedi, son kez öperken.
bir iltifat mı hakaret mi?
kırmızı mı üstünde yattığım toprak?
yoksa az önce sıçrayan kanın rengi mi?

Adım Chatea, beni böyle çağırırlar
Dirseğimdeki iz dün akşamdan
Kulaklarım senin sesinle dolu
Ruhum nice zamandır ölü

---------------

Ellerinden tutup, nehre doğru yürüdü onunla
beyaz elbisesi içinde aşırı güzel göründüğünü söyledi
bir garip ıslık uzun saçlı adamın dudaklarında
Rüzgar savuruyordu kadının eteklerini

Kırmızı motifli bir beyaz elbise
Gösterir tüm evrene esmer bir kadının güzelliğini
Su seslerini duyabiliyorlar nerdeyse
Hissediyorlar yaş toprakların serinliğini

Sazlıklardan geçerken yan yanalardı
Sarı ayakkabısı ıslandı uzun saçlı adamın
Kuş sesleri duydular çok uzaklardan
Martılar olmalı.

Vahşi bir çiçeği takıp kadının kulağına
Mavi karanfillerin bulunduğu o yere geldi.
Büyük bir taş alıp vurdu kafasına
Hissedene kadar durmadı son nefesini

Öptü son kez, ikasının gururuyla
Tanrı diye haykırdı, gör yaptım işte
Gör, tapınmaya değer değilsin
Yaratmaksa iş, ölümü yarattım ben de

Ellerine baktı, Kırmızı ellerine
aklından geçenleri yapan ellerine
yıkadı cinayetini nehrin suyuyla
temizlendi düşünceleri

Bir resim var, ağustos başlarında çekilmiş
iki sevgili, gülümsemişler
biri öldürmüş duraksamadan
ötekini öldürmüşler.

---------------

Adım Pierra, beni böyle çağırırlar
Tanrılık vasfım dün akşamdan
Tüm kulaklar benim sesimle dolu
Ölenler benim irademle ölü

Beyaz elbiseli esmer kadınlar olmamalı
Dudakları alev atmamalı bir kadın öpüşürken
Chatea lar doğmamalı
Sadece biraz daha düzelttim dünyayı

Düşerken kolların incindi mi?
Korkmadın ya burnundan kanlar akarken.
Kavakların hışırtısından duyamıyorum seni
Biraz daha bağır yalvarırken

Bir kaç gündür bu kafa karışıklığı
Belki aylardır, bilmiyorum
insanların tasvip ettikleri değil beğendiklerim
Sizlerin gördüğü renkler değil gördüklerim

Öpüştük on dakika kadar
Ona Vermont'ta geçirdiğimiz o günü hatırlattım
Gülümsemek çok yakışıyor dudaklarına
Büyük bir taş bulmalıyım

20 Aralık 2009

Bir Eczacının En Büyük Sorunu


4 yıldır okuyorum, diğer sorulan soruların toplamından daha fazla soruldu bu soru. özellikle arayıp soranlar var.

-yaa ben alkol aldım da, bi ağrı kesici içersem bi şey olur mu??
-ben antibiyotik kullanıyorum da gece iki bira içsem bi şey olmaz di mi??
-hacı, efervesanı tekila yla içmeyi düşünüyom, ölmem di mi? (öl a... koyim, daha neler)

etkileşim yapar mı?? ne bileyim yapar mı, karaciğer enziminin bekçisi miyim lan senin. bazısında yapar, bazısında yapmaz. hayır ne çok içiyosun böyle arkadaşım, nasıl bi hayat düzenin var, ben içmiyorum lan o kadar. vücudunun direnci ebesininkini görmüş, günde 3 tane antibiyotikle ayakta duruyosun, bitiksin. hala votkanın, biranın derdindesin.

hayır, öyle bi ders olsa keşke "alkol-ilaç etkileşimi 101" misal. hoca gelse arkadaşlar şu ilaçlarla günde bi bira içiyoruz, yalnız 70lik değil, hayvanlık yapmayın, 50lik içiyoruz. şu ağrı kesiciyle ben denedim geçen gece 2 bira 1 de vişne-votka içtim hiç bişeycikler olmadı. gerçi kafa yaptı biraz ama çok sigara dumanı vardı hacı dese mesela. (evet evet hacı dese) lazım böyle bi ders çünkü.

daha 1 saat önce aldım bu konudaki en son soruyu. hiç çağıran da yok a.... koyim, millet işin sefasında biz vademecum muamelesi görüyoruz =)

Fahişe



..............
Ondan sonra başka bir adamın yanına gittim
Gözleri parlıyordu
Oturdum yanına
Bana bir bira söyledi
Ben bira içmem ki
Tadına baktım zaten sadece
İçki havamda değilim dedim
Nereli olduğumu sordu
Duymak istediği cevabı söyledim
Aksanımı fazla düzgün buldu
Ama inandı sonradan
Ne kolay mutlu etmek insanları
Onlara istedikleri yalanları söyle yeter
İki çocuğu varmış
Biri hastaymış
Evinin huzuru yokmuş
Bu adam da içermiş her gece
İlk defa gelmiş buraya
Beni görmüş
Öyle işte...
İlgileniyormuş gibi yaptım
İlgilendim de aslına bakarsan
Aile dramları hep hoşuma gitmiştir
Hiç ailem olmadı benim
Yanlış anlama konuyu değiştirmek için söylemiyorum
Ama
Bir baba kucağında yatmanın
Nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum
Yaşamadım
Özlemedim
Neyi kaçırdığımı bilmiyorum.
Cehalet güzel şey
Hayatı yaşanılır kılıyor.
Yaklaşmakta zorlandı adam
Rahatsız tavırları vardı
Biraz kel
Çok değil ama
Bilirsin kel adamları sevmem
Gerçi belki ilk defa söylemişimdir

Çok ses var dedim
Başka bir yere gidelim mi diye sordu
Kafamın içinde çok ses var dedim
Başka bir kadın olmak ister misin diye sordu
Kafamın içinde çok ses var dayanamıyorum dedim
Sen iyi misin diye sordu
Kafamın içinde çok ses var dedim
Git masamdan dedi
Kafamın içinde çok ses...
Kalktı gitti kaçar gibi
Başka bir kadın olmak?
Gerek yok dedim
Alışacak kadar çok yaşadım
Yaşlanacak kadar çok
Ne garip, insan alışıyor ölüme bile
ayrılığa bile
Her türlüsünü yaşadım
Her türlüsünü
Her gelen gitti
Her gelen gitti
Gidenler gelip yeniden gittiler
Her hafta aynı saatte gelenler vardı
Her hafta aynı saatte gittiler
Annem gitti
Arkadaşlarım gitti
Her defasında ve daha çok gittiler
Alıştım
...

Şimdi dönsem buralara
Ne ben eski ben,
Ne sen hatırladığım sen

Şimdi dönsem buralara
Kimseye ihtiyacım olmadığını
Yeniden kanıtlama çabası.

Özledim seni
Özlüyorum seni
Ama şimdi dönsem buralara
ne senin yıkılan taşları yerine koyacak sabrın
ne benim savaşmak için nedenlerim
çok zor artık yanında nefes almak
bakarsın, kel adamlara bile alışabilirim.

Eğlencem Senin Parmaklarında


ellerini hangi piyanonun üstünde bıraktın Lara?
hangi notanın ucunda?
Oysa çok ihtiyacım vardı şefkatine parmaklarının...
Oysa tenimde daha çok, dokunulmadık yer...

ellerini hangi piyanonun üstünde bıraktın Lara?
aldatılışının intikamı bu mu olmalı?
hadi çal bir daha
hadi çal ne olur...
Ölmeden önce. bir kez daha...
başka bir şey istemeyeceğim...
Ne son bir sarılma,
ne son kez ıslak dudaklarını,
bir kez daha hissetme arzusu.
mekân, kayıp.
vakit, dar.
Sadece bıraktığın notadan başla
ve o güzel şarkıyı kaldığın yerden çal.

ben, sıkıldım aramaktan Lara.
bulmak umrumda değil artık.
ne bir başka rengi o anlamsız kelimenin
ne başka dostlar yanımda istediğim
ben sıkıldım aramaktan.
ben kaybettikçe dostlarım çoğaldı.
İhanete uğradıkça daha sıkı sarıldılar bana.
Ve sarılanlar ihanet ettikçe,
başkaları
ve daha sıkı
sarıldılar bana.

uğuldayan rüzgârla karışık o müzik sesi
ruhuma dolan.
Yalan değil, hatırlıyorum
Zihnimin dilinin ucunda.
Bir başlasan, Lara bir başlasan,
sonra ne son bir sarılma
ne son kez ıslak dudaklarını
bir kez daha hissetme arzusu,
ne bir elveda

ben değiştim Lara,
gülen gözlerle insanlara bakan
ve kaygısız zaman öldüren
sokaklarda
ve yağmur altında ıslanmaktan
korkmayan
ve peşinden giden bir sevgili için
hangi şehir olursa olsun
ve peşinden giden
ve her zaman
peşinden...

Ben.
Sıkıldım Lara.
Eğlencem senin parmaklarında...
Dilersen parmakların uzağımda kalsın
ve sen de onlar gibi uzağımda kal
dilersen oturuver taburene
ve o şarkıyı kaldığın yerden çal.

ekim '06

2 Aralık 2009

Bar Tuvaletleri


"sonra eşyalarını toplamaya başladı" dedi. ben, yanında oturduğum için duyuyordum ancak tam karşısında hafif geriye yaslanmış olan yüksel duymamıştı büyük ihtimalle. o gece barda çalan müziğin sesini desibelle ölçmemiz imkansızdı.

gerçi yüksel in o sonsuz anlayışlı, malt sulu bakışlarına bakılırsa, onun bir şeyi anlaması için duymasına gerek kalmamıştı. 3 bira sonra gayet anlayışlı bi insan olup çıkmıştı. ben sıkılmıştım hafiften ama şimdilik daha ilginç bişey yoktu. ha bi de arka masadan kalkıp tuvalete giden bi kız vardı, onu bekliyodum belki masasına geri dönerken bakışırız diye. alkol performansı düşürür ama, performansın da bundan libidoya bahsetmesi gerek böyle gecelerde.

"düşünebiliyo musun abi" dedi. "1 yıl geçti kolay değil. 1 yılın sonunda, zamana ihtiyacı olduğunu söylüyo."
"kızlar böyle abi ya" diye bişeyler geveledim. ama altan pek umursamadı beni. masanın etkisiz elemanıydım. bi şey anlatılırken gözlerine bakılmayanıydım. anlatan altan, anlayan ise 3 bira sonrası anlayışıyla yüksel'di.

içmeyi beceremememin cezasını çok çektiğim olmuştu ama bu gece bunu çok da problem etmiyordum. tam şarkı değişirken 2 sn. süren bi sessizlik oldu. düşüncelerimi duyabilecek aşamaya geçerken losing my religion tüm şatafatıyla ve az öncekinden daha yüksek bi sesle çalmaya başladı. az önce kimsenin bilmediği o şarkıdan sonra bu şarkı ilaç gibi gelmişti. tüm masalarda bi kıpırdanma, diyaframı rahatlatma amacıyla doğrulmalar çarptı gözüme. evet herkes bu şarkının sözlerini biliyordu. evet herkes bu şarkıya eşlik edecekti, eşlik edemeyenler bile en azından nakaratı tekrar edicek yanındaki arkadaşına (bi karşı cins varsa tercih sebebidir) "ya inancımı kaybediyorum diyo çok severim bu şarkıyı" diyecekti. evet inancımızı kaybediyo olmak ilginç geliyodu ama kimse "lan oğlum yıllar geçti nasıl bi inanç varmış sende ki hala bitiremedin" demiyordu. (ne hatun kaldırılmıştır şu şarkı sayesinde, türbesini yapmak lazım michael abimizin)

altan ın omzuna dokundum. günlük hayatta pek çok anlama gelen bu hareketin bar ortamında tek bir anlamı vardır. -birader müsade et, bi çişe gidiyim- altan hafif öne çekti sandalyesini, ben geçerken hala bol hayal kırıklı kelimeleriyle yüksel'in anlayışını test ediyordu. yüksel testi çoktan geçmişti. sadece altan henüz bunun farkında değildi.

tuvalete giderken aklımda arka masadan tuvalete giden kız vardı hala. işimi çabuk bitirip eski pozisyonumu almalıydım. mümkün olabilecek en az temasla işimi halledip, aynada kendime baktım. her zamanki gibi görünüyodum. şaşırmadım.

kız ben içerdeyken tuvaletten çıkmış masasına oturmuştu bile. masama yürürken kesmeye çalıştım ama o sıra mesaj yazmakla meşguldü. alkol testi yapıp belli bi promilin üstünde çalışmayan telefonlar icat olana kadar bu böyle devam edecek gibi görünüyodu.

bara doğru "bi 50'lik daha" işareti yaptım. masama geçtim. yüksel altan'a "..zla zorlamamak lazım, olmuyosa olmaz, arama bari bi kaç gün, o da ne istediğini anlasın" dedi. "valla yüksel haklı abi, tüm kızlar böyle" dedim.

30 Kasım 2009

Sadece Seyret

Sustum, mağlup olmuş bir dişiliğin etrafında
süregelen saçmalıkları
engelleme kaygısı
içinde
olmadan.

'sus' tum belki tüm konuşkanlıklar
arasında sükutun her zaman
gümüşten daha değerli
bir metal olacağını
umarak.

ben değildim, onlar arasında
ve onlar benimle değildi
hiçbirzaman.

her yanılsama kendi soğurganlıklarını doğurdu,
her kırık düş,
kendi iç dünyasını
yoğurdu, beceriksiz ellere güvenmediğinden
belki...

Ne rüzgarın ilham verdi bana ne sıcaklığın.
hani nerde beraber yatılan rüyalara methiyeler,
yok mu hatırda kalan
güzel günlerim?
Zeigarnik haklı mıydı yoksa
sevgilim?

Eskiz Defteri-1


odanın öbür köşesinde, ne güzel
saat tik-tak ı, müzik sesi
o gün gelmedi
gelecek ama
gelecek dedim
sus şimdi, öl şimdi.

gerçeklerin hayırsız, cennetlerin sahte. sevmedim o maviyi, nefret ederim ben de. hadi şimdi biraz daha şarap, hadi şimdi bi kaç tane kadın. hadi tatmin et beni, camları kıracağım daha. camları yapıştıracağım sonra. işim yok başka. ellerim... ellerim... bir garip görünüyor sanki?

çocuk mu olacaksın?
ilk küfrünü et şimdi.
biber sürsün annen diline
sonra ölsün annen
biber sürsün annen gözüne.

hiç görmediğim bir renk istiyorum artık. allahım fazla şey mi istiyorum? daha da önemlisi, allahım istek alıyor musun? böyle salak salak konuştuğuma bakma inanıyorum ben sana. valla bak. ama göstermeyi sevmiyorum ben pek. inanç beceriksiziyim.

seyrettim filmlerin en gerçekçisini
iyi adam öldü sonunda
kötü adam da öldü
barmen de
yeni iyi adamlar geldi
yeni kötü adamlar
öldü onlar da

bulutuna yağmur yükledim, sokaktaki köpeklere isim taktım, her biri ayrı şamata, içtim önüme gelen tüm biraları, işedim hepsini. girdim geçen alsancağın bi sokağına, denizi bulamadım yine sen yokken. tanımıyorum bu şehri hala. öğretip de gider insan.

28 Kasım 2009

Berbat Sanatlar


(Yalnızsam yalnızım işte, yok, bombalarım belime sardığım.
Yorgunsam yorgunum, bak, yola çıktığım yer, az önce
vardığım.)

Kafiye yerine, anasonlu nefeslerle fısıldanmış büyü cümleleri ve en az Abra-kadabra kadar da afili hani. Abra-kadavra, hiç olmazsa öldükten sonra işe yara.

Cenin gibi durma öyle yatağımda, hiç cenin görmedim ama bahse girerim daha fazla kıvrılamaz bir varlık, izlenmekten, utancıyla. Hem yanına da yatamıyorum böyle bak, bırak –kaşığı-, temas etsin vücudum yeter soğuk yatağıma. Kendi tarafını ısıtmışsın sadece. Haksızlık bu ama…

Her dem yeşil, her dem buğulu… Bir çiçeğin kartvizitinde ne güzel… Sokak köpekleri familya tanımıyor ama. En güzel –hoşt- kendine söylediğindir, kendini, olmayacak şeylere ısrar ederken yakaladığında.

Yok, bombalarım belime sardığım, sadece düşünceler şimdi parmaklarımın ucunda, yarın bacaklarımın arasında. Bak, yola çıktığım yer, az önce vardığım, işte duruyor orda belki komodinin üstünde, belki bir akşam yemeği sırasında.

Karıştırdım cümleleri, retoriğe bağlamak için bile geç artık, birbirine düşürdüm tüm orospu çocuklarını bak küfür de ediyorum artık ne yazık. Kaç şişe şarap sonra doğacak bu güneş? Kaç, karanlıkla kızılın kesiştiği yerden doğacak öldüklerin, -aşk-, her zaman mı sonunda benim kaybettiğim bir kazanım olacak? Sev, sevilerde her şey ve servilerde sevimsizliğin (ve) aliterasyon ne berbat bir sanattır kötü yapıldığında.

(Şimdi senden bahsetmezdim ama hangi kelimeyi bassam yarama, dudakların. Hangi harfle bitsem son harfi adının…
Şimdi senden bahsedemem "zira" başka hayalleri de vardır, son sözünü söyleyemeyen bir kadının.)

Sitem dolu cümlelerim, kayganlaşan ağzımda yapışkın, beynimde meyhane şarkıları. Elindeki sigarayı atmazsan bir an önce, ben de yakarım bir tane, -ki- çekemezsin beni alkolle yavşayan akşamlarımda sigara tütsüyle. En çok unuttuğun o kokular –ki- biraz daha keskinleşen her unutulduğunda.

Yok, bombalarım belime sardığım. Benden korkma...

21 Eylül 2007

Hayaller ve Isınmak Üzerine

Soğuk bahçede kadın, üşenip düş kurmaktan, Çekip yorganı üstüne, rüyasına daldı. Kendi belirleyeceği bir yaşam sürmek varken, Ömrünü bir başkasının ellerine bıraktı. Hanımelleri kokardı, balkonunda inceden. Kaderini çağıran, o kadın sevdi bunu. Ne vardı ki mevsimler, bir hışımla geçtiler. Ne narin elleri şimdi, ne de o ferah koku... Çekip gitti bir sabah, kokusunu bırakıp. Hala da aklımdadır, yastığındaki izi. Ve küçüldü hayaller, her biri teker teker, Bir sonraki sevgili himayesine girdiler. Farketmezdi bir gece, herhangi başka erkek, Kandırsa bedenini, yapmacık bir şehvetle. Islaklıksa ıslaklık, zevkse işte aynı zevk, Sadece gözlerini, iyice kapatman gerek. Sadakatin bedeli, Bir kısa küfür oldu, Parmakları çaresiz, gezinirken teninde... Aslında beklenilen ertelenmiş bir sondu, Sadece belki biraz eğlenirdik diyordu. Kal desen asla gitmezdi, kal desen asla gitmez... Belki biraz bıkkınlık, geçerdi de zamanla. Oysa şimdi şarkılar başka dilden yazılmış, Kızıl Şaraplar başka kadehlerden içilmiş. Şimdi bir akrep yorgun, yelkovanla koşuyor. Alaca takvimlerden yiten günler düşüyor. Ne giden güzel günler anılarda kalıyor, Ne de yüce aşkın için yorulduğuna değiyor. O ıslak dudaklarından, her hece çıktığında, Heyecanla yazılan sözler başkalarının. Kalemimin ucunda yeni cümleler var da, Anlatılanlar eski düşler başkalarının. sadece bir yalan ile başlamış tüm gerçekler ve yosun kokmuş izmir kaygan sıcaklığında. Peki nasıl istersen, kalmayacaksak gidelim tamam, bırak, uğraşma azalmışken bitelim. Soğuk bahçede kadın, üşenip düş kurmaktan Yorganı atıp üstünden, rüyasına sarıldı Kendi belirleyeceği bir yaşam sürmek varken Her zaman bir başkasının elleriyle ısındı.

21 Temmuz 2007

Faraziye



Bugün, farklı bir gün diğerlerinden… Hepimiz bunun bilincindeyiz. Parmak uçların gezinirken tenimde dün, daha farklı ezgiler çalardı radyolardan. Kasvetim daha bir görünmez olurdu. Aşktan uzak şehvete yakın bir ilişkinin mamulü, terk edilmiş, kırılgan. Bildikleriniz yanlış, söyledikleriniz yalan.

"Hiçbir erkek kadar kullanılamaz bir kadın.
Umursamazlığın gölgesinde düş kırıklığı var.
Tek gecelik ilişkiler, en çok erkeği yaralar."

--O kadına âşık olup olmadığımı nasıl anlayabilirim, diye sordum.
— Mastürbasyon yaptıktan sonra hala aynı şiddette özlüyorsan, âşıksın, dedi.

Hayır. Cevabım bu. Sorunun ne olduğu önemli değil. Soru işaretini nereye koyduğun da... Dallarından dökülen yaprakların ihanetiyle sarsılmış bir ağaçtan merhamet mi bekliyorsun? Görürsün sen. Kökleriyle tüm suyunu emdiğinde altından, dudaklarını nemlendirecek bir nebze ıslaklık için bana yalvaracaksın. Bir nebzenin kaç santim olduğunu merak edecek, metrajsız kelimelerin varlığından rahatsızlık duyacaksın.

"İmalardan sıkılmış,
Takıntı yineleri.
Kelime oyunları,
hastalıklı beyinler.
Retoriği icat edene
Gitsin bu sefer radyomuzdan
tüm küfürler."

-Unutmanın en kolay yolu nedir, diye sordum.
-Unutmamaya çalışmak, dedi.

Yutağımda söylediklerin. Konuşurken kulakların duyuyor muydu duyduklarımı? Yoksa söylemek isteyip söyleyemediklerinin seslendirmesini bilinçsiz mi yaptın? Keskin bir inançla, bir insan bir insanı nasıl öldürebilir? Tanrıya olan inancını nasıl bu denli kaybedebilir?

"Hissetmeye çalış.
Hadi... Başarabilirsin...
Kaybolma...
Bir ekim sabahı.
Sana bakmayan gözler.
Seni dinlemeyen kulaklar.
Aldırma. Ne çok şey başardın.
Bunu da yapabilirsin.
Kaybolma...
Başka bir dünyada gerçekleşir belki umdukların."

— Hava mı soğuk yoksa sen mi üşüyorsun, diye sordu.
— Bilmiyorum, dedim.

Yok, hiç bir kutsal kitapta sorularımın cevapları… “Oku... Benim adımla...” Okuyorum yıllardır. Okuyorum... Uçsuz bucaksız düşüncelerden, sanrılardan geçtim. Düşlerimi gerçek kılmak için işledim tüm günahları. Tüm seçimlerim yeni soruları doğurdu ve tüm cevaplarım yeni sorunları. Tanrı! Olsaydın! Bana bunları yapmazdın! İnançsızlık mı, yoksa çok derin bir inanç mı? Sevmediğine kin güder mi insan?

"Erdemin kırılganı, cahilliktir.
Aynı hiddetle sevemeyeceksen,
hiç heves etme
Şartlara göre değişen bir aşk
hainliktir."

—Neden, gerçekleşmedi yıldız kaydığında tuttuğum hiç bir dileğim, diye sordum.
—Ben size böyle bir şey vaat etmedim, bu yalanı kendiniz uydurdunuz, dedi.

Farazi bir ihtimale beşik kertildim. Her yalandan talanlar çıkardım, her umutsuzluğumu baş tacı yaptım. İhtimaller faraziyeye yöneldikçe, ben mezarıma gömüldüm. Kadere inanmayan bir kelebeğe yarını göremeyeceğini anlatmaya vaktin yok. Yaşa ve gör... Nefes ver ve öl... İdealistsen alnında yazıyor geleceğin, materyalistsen tesadüfler her yanı sarmış. İdea ve metalar iç içe girmiş, kaderde bu tesadüfü görmek de varmış.

"Hiç kimse sonsuza baki değildir.
Yollarınızın sonuna elbette geleceksiniz.
Lakin kendinizi pür özgür sanmayın
O istemedikçe, siz isteyemezsiniz."

—Güçlü bir erkek gibi nasıl görünebilirim, diye sordum.
—En güçlü benim ama benim de belirli bir şeklim yok, o yüzden bu görüntü olayını fazla takma kafana, dedi.

Aramızdaki mesafeler abarmadan önce, yola düşmeyi daha çok seviyordum. Kolaydır aguşunu açmış bir peygambere doğru koşmak. Seni kucaklamayacağını bildiğin biri için kaç kilometre gidersin? Gider misin? Bunun cevabı, vereceğim diğer cevapları zorlayan. Gurur beynimin neonlu tabelalarında hiç bu kadar büyük harflerle oluşmamıştı. Şimdi küçük düşme korkusuyla pençelerini ortaya çıkarmış bir hayvan gibi tetikteyim her gün. Beni bu hale getirdiğin için mutlu musun? Değilsin...

"Ben yarattım
Keşke kelimesi dışındaki her şeyi
Siz yaşadıkça
Keşke yi yarattınız."

—Peki, neden hala seviyorsun onu, diye sordu.
—Bilmiyorum, dedim.

29 Ocak 2007

Lüzumsuz Diyaloglar


Kadın—Merhaba...
Adam—Merhaba. Hoş geldin, şöyle otur.
K—Verdiğin o yazıyı bulamadım. Hani şu güneydoğu şehriyle alakalı olan var ya, surlardaki karlardan bahsettiğin, geçen hafta sana geldiğimde vermiştin.
A—Önemli değil.
K—Hayır, bulduğumda getiririm sorun değil. Geri kalan her şey poşetin içinde...
A—Anladım.
K—Al
A—Ver... Tamam; zaten pek işime yarayacaklarını sanmıyorum ya.
K—Hani belki bir gün aklına gelirse diye.
A—Anladım tamam. Uzatmayalım şu konuyu. “Al mektuplarını ver mektuplarımı” tandanslı muhabbetlere oldum olası gıcığımdır. Neyse, şimdi rutin olarak bir şeyler içmemiz gerekiyor sanırım. Gerçi yazar pek istemiyor öyle çaydı, kahveydi uğraşmak ama bir cafede buluşuyorlarsa, bir şeyler içmemeleri mantık hatası olur diye düşünüyor.
K—Bir kahve alayım ben o zaman.
A—Garson bey, bakar mısınız?
K—Yüzük de poşetin içinde haberin olsun.
A—Bir kahve, bir çay alabilir miyiz? Kahve sütlü ve bol köpüklü lütfen...
Garson—Tabi efendim, getiriyorum.
K—Neden sütlü ve bol köpüklü istedin?
A—Öyle içmez misin sen?
K—Evet, ama bu seferki bana, “bak seni ne kadar iyi tanıyorum, bir daha seni bu kadar düşünen bir erkek bulabilecek misin bakalım” mealli bir kahve siparişi gibi geldi.
A—Garson bey! Kahve sade olsun!
K—Komiklik olsun diye böyle atraksiyonlara girme bence. Komik olmuyor çünkü.
A—Ben de sonuçta yazarın yazdıklarını söylüyorum ama değil mi, ayrıca sadece alışkanlık olmuş sütlü, köpüklü filan... Senin hakkında oldukça gereksiz yüzlerce ayrıntıyı aklımda tutmak zorunda olmak da hoş bir şey değil zaten.
K—E o zaman rahat edersin bundan sonra.
A—Olur, görürsem söylerim.
K—Ya madem yazar çayla kahveyle uğraşmak istemiyordu, niye uzattı bu konuyu bu kadar dersin?
A—Bilmiyorum! şu yazar mevsuzunu da kapatsak artık. Yılmaz Erdoğan yapardı eskiden bunu. Karakterleri yazar hakkında konuştururdu. Ve son zamanlarda okurlar bizim yazarımızın ondan etkilendiği konusunda kıllanmaya başladılar biliyorsun.
K—Bence bundan az önce bahsetmeseydi, çoğu kişi fark etmezdi bile.
A—Buse!
Buse—Tamam, sustum!

A—Eeee! Bir ayrılık konuşması hazırlamadın mı yoksa?

B—Bak Erdem... Biliyorsun seninle çok güzel şeyler yaşadık...
Erdem—Fazla rutin başlamadın mı?
B—Daha iyi bir fikrin var mı?
E—Evet, mesela seni dünyadaki her şeyden daha çok seviyorum dedikten iki gün sonra – bak iki gün diyorum ama tam manasıyla kırk sekiz saat bile dolmamıştı – sadece iki gün sonra nasıl ben sıkıldım artık diyebildiğinden bahset. Ya da mesela nasıl, seni hala seviyorum diyen biri, ama ile cümlesini devam ettirip ayrılmak istediğini söyleyebiliyor. Bunları anlat bana.

B—Bana kızgınsın yani?
E—Sakin bir şekilde, “madem böyle bir karar verdin, kararına saygılıyım, hatta dürüst olduğun için teşekkür ederim” dememi beklemiyorsun değil mi? Elbette kızgınım. Çünkü biliyorsun o kadar medeni bir yaratık sayılmam. Çoraplarıyla yatağa giren biriyim ben.
B—Ya ama ben, tiksiniyorum çorapla yatağa girilmesinden.
E—Konuyu değiştirme.
B—Buna ilk yeltenen sensin.
E—Hayır, ben iddiamı desteklesin diye söyledim onu.
B—İyi, tamam... nerde kalmıştık.
E—“ayrılma fikrini nasıl karşılamamı beklediğini” sormuştum en son.
B—Hehe... sence yazar son kaldığı yeri hatırlamak için dönüp bakmış mıdır?
E—“Hehe” diye gülmez misin lütfen. Bir hikâyede ne kadar kötü durduğunu fark etmiyor musun, chat yapmıyoruz burda, eğer yazar becerebilirse fark ettirir zaten senin bunu gülerek söylediğini. Bir de sen çaba harcama. Ayrıca tanırım kendisini biraz yeteneksiz olabilir ama salak değildir, hatırlamıştır herhalde nerede kaldığını.
B—Tabi, tabi çok akıllı kendisi. Daha içeceklerimiz bile gelmedi.
E—Ya ne yapsın adam, garson getirecek onları. Bekle biraz sende...